HİKAYEMİ YAZAR MISIN?

HİKAYEMİ YAZAR MISIN?..

               Geçenlerde yazdığım öykü bizim köyün internet sitesinde yayınlanmaya başladı. Birkaç gün sonra, tanımadığım bir kişi beni aradı. Yazımı okuduğunu, çok beğendiğini ve kendisinin başından geçen ilginç bir olayı yazıp yazamayacağımı sordu. Anlatırsa yazabileceğimi söyledim.

               Tanımadığım kişi, kendisini tanıtmadan devam etti… Bu konunun çok uzun olduğunu ve yüz yüze görüşmemiz gerektiğini söyledi. “Olur” dedim ve nerede nasıl buluşabileceğimizi sordum…

-Bizim evde buluşalım!..

 “Sizi tanımıyorum. Siz de beni tanımıyorsunuz. Önce sizinle tanışalım daha sonra ev davetinizi kabul edebilirim.”  Dedim.  

-“Benim özel bir durumum var. Evimden başka yerde sizinle görüşemem…”

               Bu şahısla görüşmem gizemli bir hal almaya başlamıştı… Tabii, merakım da gittikçe artıyordu… “Sayın hocam, şey misiniz?.. Yani, özürlü müsünüz? O nedenle mi dışarı çıkamıyorsunuz?..”

-“Hem evet, hem de hayır!..”

“Nasıl yani?..”

-“Yani çok şükür vücut yönünden bir sakatlığım yok…”

“Eee şey… Ruhsal bir durum mu söz konusu hocam?..”

-“Tam olarak değil. Ama, sayılır!..”

               Hoppala!... Merakım gittikçe artıyordu… Hem öyle, hem böyle, hem de şöyle böyle olan bir kişinin nasıl olabileceğini zihnimde canlandırmaya başladım… Bu arada aklıma daha kötü şeyler de gelmiyor değildi… Malum, bu aralar herkes dinleniyor… Beni tuzağa düşürmek isteyen birilerinin bir oyunu da olabilirdi… Düşünsenize… Bu telefon konuşmasını dinleyen camia neler, neler düşünmezdi hakkımda… Doğrusu telefonumu dinleyenlerin yerinde olmak istemezdim… Kafamda binbir türlü olay örgüsü dolaşmaya başlamıştı… Sonunda olay örgülerini kafamdan uzaklaştırdım… Önemli olan telefonumu dinleyenlerin merakını gidermekti. Çünkü onların yapabileceklerini düşününce!

               Belki de adam doğru söylüyordu?..  İnsan hem öyle hem böyle hem de şöyle olabilirdi… Netekim;  bazı aydınlarımız hem Sosyalist, hem Liberal, hem kapitalist ve hem de namazında niyazında Ateist Evrimci ve de Devrimci(?!) olduklarını söylemiyorlar mıydı?..  Hatta içlerinde Atatürkçü olduğunu söyleyenler bile vardı…Evet, bütün riskleri göze almalıydım… Merak  var ya merak?!. “Beyefendi, siz olsanız tanımadığınız birisinin evine gitme davetini kabul eder misiniz?.”

-“Haklısınız… Ben de olsam tanımadığım bir kişinin evde buluşma teklifini reddederdim.”

               Oh be…. Rahatlamıştım… Ne de olsa normal bir tavır göstermişti… O kadar da anormal biri değil demek ki… “İşte ben de tam sizin söylediğiniz nedenle sizinle evinizde buluşamam… Hatta, bu söylediklerinizden sonra sizinle dışarıda da buluşamam… Aradığınız ve yazımdan dolayı kutladığınız için teşekkür ederim.” Telefonu kapattım…

               Bu belki de bir tuzaktı ve tuzağa yarı yarıya yakalanmıştım… Daha geçen yıl bir gazeteci yazmadığı bir kitaptan, diğer gazeteciler de o gazetecinin yazmadığı kitabın yazılmasına(?!) yardım ettiklerinden dolayı hapiste paşa paşa yatıyorlardı… Gerçi, gerçek paşalar da yatıyorlardı ama, onlar ne de olsa paşaydı…

               Neyse, telefonu kapattım ama… Bir süre telefonumun çalmasını bekledim… Benim gibi kim bilir kimler benim telefonumun çalmasını beklemişlerdir? Hep merak ederim. Acaba, bu telefonları dinleyenler nasıl insanlar? Yani, telefon dinlerken neler hissediyorlar? Düşünsenize, elinizde böyle bir güç var ve herkesin her şeyini biliyorsunuz!.. Örneğin iki sevgili konuşurken tartıştılar ve birisi “şu anda intihar ediyorum…” karşısındaki  de: “ne halin varsa gör” dedi… Ve bekliyorsunuz ne olacak diye! Düşünsenize, ya gerçekten intihar ederse?.. Diyelim ki etti… Siz, bir kişinin intihar eylemini öylece seyretmiş oluyorsunuz!.. Hayır, yani, araya girseniz bir türlü, girmeseniz bir türlü… Adamların işi gerçekten zor ya hu!  

               Telefon çalmayınca, içimi bir huzur kaplamakla birlikte aynı zamanda da bir sıkıntı ve merak kaplamıştı… Telefonum elimde sabaha kadar bekledim… Demek ki oluyordu? Bende de hem öyle, hem böyle, hem de şöyle duygular uyanmıştı…

               Birkaç gün sonra uzun süredir görmediğim arkadaşım Aykut telefon etti… Hal hatır sorduktan ve görüşememekten yakındıktan sonra;

- “Geçen gün seni telefonla arayan adamı niye reddettin, bir de adamın yüzüne telefonu kapattın. Çok ayıp ettin!” dedi…

               Şaşırdım tabii, yüzüm bembeyaz geçmiş eşim söyledi. “Sen nereden biliyorsun?.. Yoksa,  yok yahu daha neler… Telefonumun dinlendiğini biliyorum ama, herhalde sen değilsin değil mi?”  Güldü tabii…

-“Yok, Hıfzullah söyledi.”

“Hıfzullah mı?.. “

-“Benim Hıfzullah diye bir arkadaşım var… Geçen gün onlara gittik. Laf lafı açtı… Hıfzullah internette bir yazı okuduğunu ve çok beğendiğini söyledi… Yazının bir çıktısını almış bana da gösterdi… Görsen nasıl heyecanla anlattı… Yazıyı bana bir solukta okudu çok güldük. Sonunda da senin adını görünce… Aaa, ulan bu bizim Bektaş… Bektaş mı yazmış bunu deyince… Hıfzullah seninle yaşadığı o konuşmayı anlattı… Seni evine gitmeye razı etmemi istedi… Hıfzullah çok değerli bir insandır. Git pişman olmazsın.  Telefonunu vereyim de çocuğun gönlünü al!”

               “ Gerek yok!  Telefonunu kimliksiz kişi diye kaydetmiştim zaten. Uygun bir zamanda ararım…”

               Birkaç gün sonra kimliksiz kişiyi yani Hıfzullah beyi aradım ve hafta sonu uygunsa evine gelebileceğimi söyledim… Çok sevindi. Heyecanla o günü bekleyeceğini söyledi… Aralıksız tam 15 dakika 28 saniye boyunca nasıl mutlu olduğunu ve bana müteşekkir olduğunu tekrarladı. Ben her seferinde teşekkür edip telefonu kapatmaya çalıştıkça o başka bir konu uydurup yeniden bana teşekkürlerini sunuyordu… Sonunda dayanamadım: “Alooo, aloo… sesiniz gelmiyor… Allah Allah… yahu ses gitti birden!..” Telefonu kapattım ve bataryayı da çıkardım… Hıfzullah beyin ne özürlüsü olduğunu anlamıştım…

               Şimdi ne mi yapıyorum?..

19.032012  İSTANBUL  Nihat  MÜRŞİTPINAR