BAĞIRSAK!

BAĞIRSAK!

               Geçen gün arkadaşım Hacivat’ı gördüm. Efendim? Ne dediniz? Karagöz’le birlikte mi? Hayır, yani ne bileyim? Benim arkadaşımın adı gerçekten Hacivat. Babası koymuş! Eski bir Karagöz ustasıymış babası. İki oğlu bir kızı olmuş. Oğullarına Hacivat ve Karagöz adını koymuş. Kızına da Zenne… Kızı sonradan adını Zeynep olarak değiştirmiş… Soyadları da uygun hani… Çelebi! İyi ki başka çocukları olmamış, kim bilir o zavallıların adları ne olurdu?

                Neyse, “herkesin hava aldığı bir delik vardır!” demişti bir arkadaşım. Bizim Hacivat’ın da tutkusu sinema. Fakat, Hacivat’ın asıl mesleği dönercilik. Yani bildiğimiz döner kesicisi.. Babası Karagöz tasviri yaparken, Hacivat yalnızca derileri kesermiş. Oradan kaldı demek ki, ötesine geçemedi. Bizim Hacivat’a piyangodan para çıkmış. Film çekecekmiş. Oynar mısın diyor? Hemen reddettim tabii. Ben oyuncu muyum? Emekliliğini bekleyen kendi halinde sürgün(!?.) bir memurum ben. Hatta bazılarına göre “bankamatik memur” kategorisindeyim. Amirlerim bana iş verilmesini yasaklamışlar! “Akşama kadar öylece oturup pineklesin.” demişler. Sağ olsunlar, sayelerinde ufak ufak yazar oluyorum galiba.

               Bizim Hacivat Çelebi’nin oyunculuk teklifini neden reddettim?

               Efendim; bu Hacivat var ya, bundan tam üç yıl önce de beni kandırarak çekeceği bir filmde başrol oynamamı sağladı. İşte o filmin çekimleri sırasında başıma gelenler tam filmlikti… Bir gün bizim Hacivat’la Kızılay’da karşılaştık. Aslında ben Hacivat’ı uzaktan görüp yolumu değiştirmiştim ama nasıl olduysa Sakarya Caddesi’ndeki Karadeniz Balıkçısı’nın köşesinde aniden sol kolumdan yakalayıp beni gafil avladı… Meğer o da beni uzaktan görmüş ve bana sürpriz yapmak için saklanmış. Yani, ben onu atlattığımı zannederken o beni tuzağına düşürmüş… Sol kol dedim de aklıma geldi. Birisi benim sol kolumdan tuttu mu onun her dediğini kabul ederim. Elimde değil! Hani bir söz vardır. Bir işe başlarken mutlaka sağ tarafını kullanacaksın diye… E boşuna dememişler tabii bir bildikleri varmış demek ki!.. Ol nedenle de siz, siz olun sakın ola solaklara güvenmeyin! Sol tarafı güçlü olanlardan uzak durun! Bizim Hacivat’ta solaktı! Ama Allah’ı var, kendisi kesinlikle solcu değildi. Aşırı sağcıydı… Demek ki, böylece kendince bir denge kuruyordu hayatta(!?.)

Aldı sazı Hacivat!

Hacivat: Selamın Aleyküm.

Ali: Ooo,  Hacivat’ım nerelerdesin uzun zamandır?

Hacivat: Müthiş çılgın bir projem var! Hem balık yiyelim hem anlatayım…

               Hayatta hayır diyemeyeceğim tekliflerden biri de “yemek” teklifidir. Yanlış anlamayın! Bildiğimiz yemek… Rüşvet yemekle ilgisi yok, memuruz dedik diye hemen yanlış anlıyorsunuz! Allah’ıma bin şükür ki, şimdiye kadar boğazımızdan haram lokma geçmemiştir… Gıdalarımı da hep “helal market’ten alırım! Gerçi, tek toynaklı eti yemiş olabiliriz arada ama bilmeden yersek yemiş sayılmayız… Hoca öyle dedi! Hoca, dedim de aklıma başka bir anım geldi… Onu da başka bir zaman anlatırım. O iş çok uzun çünkü…

 

Ali: Hacı cav cav, demek sen de ortama uydun… Projelerini “çılgın”laştırdın!

               Bizim Turgut ÖZAKMAN hocanın şu yaptığı kötülüğü siz de fark ettiniz mi bilmem? Ne güzeldi eskiden!.. Her şeyimiz normaldi… Turgut hocanın “Şu Çılgın Türkler” serisinden sonra “Türk” kelimesine alerjisi olanlar Türk’ü attılar, hocamızın “Çılgın” kelimesine iştahla sarılarak; Ord. Prof. Dr. Zihni SİNİR beyefendiye rahmet okutan “çılgın “proceler” açıklamaya başladılar… E, tabii, imamın çılgınlık yaptığı yerde cemaat ne yapardı? Hah, işte o dediğinizden oldu… Not: Unutmayın ki; cemaatin ne yaptığını ben söylemedim. Siz söylediniz, sorumluluk size aittir! Neyse, öncelik başkentimizin güzide başkanında olmak üzere; ülkemizin her yerindeki çok önemli ve de kıymetli ve hatta çok değerli büyüklerimiz tarafından mantar gibi “çılgın proceler” açıklanmaya başladı. Ohooo, bu da ayrı bir yazı konusu. Ben şimdi buna başlarsam. Bizim asıl öykümüz güme gider… Ben bunları düşünürken, Hacivat’ın –yine sol kolumu- dürtmesiyle uyandım… Mübarek, sanki Facebook dürtmesi gibi dürttü!

Hacivat: Hacı, ekmeğin arasındaki balığa acıdın galiba?

Hacivat sağ olsun sol kolumu öyle bir dürtmüştü ki, ekmek direkt ağzıma girmişti…

Hacivat: Çılgın bir film projem var. Başrol de sensin.

Ali: İlahi Hacivat… Ben ne anlarım oyunculuktan!

Hacivat: Hacı, senin şu duruşun, şu ifaden var ya… Sen öyle dur yeter… Ben seni oynatırım. Filmimin adını duysan aklın sıçrar!

Ali: Yani, tam benzetilecek kelimeyi de buldun ha! Balık yiyoruz şurada…

Hacivat: Hacı, filmimin adı Bağırsak!

Ali: Ne yapsak, bağırsak mı? Hocam, bu devirde sokakta toplanıp bağıranların gözüne gözüne biber gazı sıktıklarını unuttun galiba? Üstüne bir de Haydar ziyafeti çekiyorlar oldu mu sana biberli Haydar… Sıhhiye meydanı gibi uygun bir yerdeysen cumburlop havuza.

Hacivat: Hacı, o manada değil. ‘Karnımızdaki’ manasında…

Ali: Ha, anladım! Vantrolog anlamında. Replikleri karnımızdan konuşacağız…

Hacivat: Hacı, ayıp oluyor ama… Adımız Hacivat diye her karşılaşmamızda bana Karagöz oynama! Sindirim sistemimiz olan bağırsak manasında…

Ali: Kusura bakma hocam, şimdiye kadar sakatatlarla ilgili film adı duymamıştım da…

Hacivat:  Bağırsak var ya ‘bağırsak’; çok önemli bir organımız. Ucundan acık alınması bile çok önemli sonuçlara neden oluyor

Ali: Bilmez miyim? Ama ben yine de duymamış olayım… Malum, tazminat ödeyemem şu aralarda!

Hacivat: Hacı, bağırsağımız neremizde?

Ali: Fesuphanallah! Karnımızda…

Hacivat: Karnımız peki?

Ali: Yerden ortalama 90-97 santim yukarıda. Belimizin biraz üstünde…

Hacivat: Bak şimdi! Aslında bizi yöneten bağırsak!

Ali: Hocam, gel sen bu sevdadan vazgeç… Bu söylediklerini ben duymamış olayım sen de, söylememiş ol!

Hacivat: Niye ki?

Ali: Şimdi bak, bu söylediğin şeyi şu durakta otobüs bekleyen Polis kardeşimize söylesem. Desem ki; şu yanımda görmüş olduğun zat-ı muhterem bizim bir bağırsak organı tarafından yönetildiğimizi söylüyor memur bey desem, ne olur sence?

Hacivat: Hiç.  Hiç de; sen neden öyle söyleyeceksin ki? Polisin benim çevirmeyi düşündüğüm film ile ne alakası var ki?

Ali: Çok alakası var! Şöyle ki; sen o filmde beni başrol yapacaksın, ben diyeceğim ki: “ey cemaat-i Müslim’in, biz aslında meclis ve dahi başbakan tarafından değil, bir bağırsak tarafından   yönetiliyoruz.” diyeceğim ve bu olaya hiçbir polis dahil olmayacak! Bak kardeşim, aha bu söylediğin bir şekilde bir duyulsun var ya sittin sene gün yüzü göremeyiz! Adamlar ne kudretlileri ve de devletlileri sabahın köründe derdest ettiler biliyor musun?

Hacivat: Hocam, dalga geçmeyi bırak. Ben çok ciddiyim ve ciddi araştırmalar yaptım. Bak şimdi, vücudumuzun merkezi bağırsaklarımız. Bütün uzantılarımıza aynı uzaklıkta.

Ali: Bütün uzantılarımıza mı? Emin misin?

Hacivat: Ulan ne muzip adamsın yahu… O, ne kadar uzarsa uzasın olmaz tabi. O hariç!

Ali: Eeee?

Hacivat: Bağırsaklarımız hayatımızı sürdürebilmemiz için çok önemli. Bağırsak florası bozulduğunda bütün hastalıklara açık hale geliyoruz. Bütün yediğimiz besinlerdeki yararlı maddeler bağırsaklarımız tarafından işleniyor. Bağırsaklarımız çalışmazsa ne olur sence?

Ali: Bok içinde yüzeriz herhalde… Yani, boka batarız.

Hacivat: Aynen! İşte bu nedenle filmimde senin oynaman lazım.

Ali: Yani, müdür değilsin ama boktan bir memursun demeye getiriyorsun!

Hacivat: Ya hocam, bırak dalga geçmeyi.. Sen yediğine içtiğine dikkat eden bir adamsın. Filmimde bir doktoru oynayacaksın.

Ali: Bokoloji profesörünü mü?

Hacivat: Sayılır… İç hastalıkları uzmanı Profesör Doktor Muhittin Müshil…

Ali: Olmadı ama… Müshil’in girdiği yerde bağırsaklar çalışmıyor demektir…

Hacivat: Ya, soyadını Fitil yapacaktım ama yanlış anlaşılmaktan korktum.

Ali: İsabet olmuş vallaha…

Hacivat: Hadi be hocam… Vallaha en fazla bir ay da bitireceğim. Senin zamanını almayacağım. Hatta;  çekimleri senin iş saatlerine göre ayarlayacağım.

Ali: Peki, kabul ediyorum! Seni kırmayayım. Ne de olsa bana yemek ısmarlayan biricik arkadaşımsın…

               İşte benim sinema oyunculuğu kariyerim böylece başladı. Başladı ama iş bununla da kalmadı. Hacivat’ın bu teklifini kabul etmem yol oldu. Tiyatrocu bir arkadaşım da yöneteceği oyunda başrol teklif etti bana… Tabii ki, bunların hiçbirisinden beş kuruş almayacaktım. Ne de olsa “amatör” oyuncuydum. Para alırsam “profesyonel” olurdum. O zaman da memurluğuma elveda demem gerekebilirdi… Eşim de öyle söyleyince fazla üstelemedim. Bundan sonra gelecek tüm tekliflere açıktım…

                Sinema filminden önce oyun provalarına başlamıştık. Yönetmenimiz de çok sertti (?!.) Oyuncuların hiçbir isteğini geri çevirmiyordu. Ol nedenle, oyun bir türlü çıkmıyordu… Bu arada bizim Hacivat da filme başlayacağını söylemez mi, iki işi nasıl yapacaktım?  Neyse, bizim Hacivat Efendi ‘anne’ rolünü oynayacak yaşlı görünümlü bir kadın arıyormuş, “yönetmenden izin alsan da sizin provayı bir izlesem.” Dedi. Yönetmen arkadaşın çok sert olduğunu söylemiştim sanırım, “gelsin izlesin.” dedi. Hacivat bir akşam provamıza geldi ve Gökçen adlı arkadaşımızı çok beğendi. Gökçen arkadaşımız tam bir sanat abidesiydi. Tiyatro, resim, müzik, bale, heykel, origami gibi, sanatların yanında; feminist, sosyalist, kadınların başörtüsü hakkı, hayvan hakları, bitki hakları, yaşam hakkı, ölüm hakkı(ötenazi) vs. Her türlü eylemin ve aktivitenin en ön sıralarında yer alıyordu. Bir sohbetimizde anlattığına göre; kocası tarafından tecavüze uğramış bir komşusunu savunurken adamdan esaslı bir sopa yemiş, tam üç ay hastanede yatmış! Başka bir zaman, özürlü kardeşini döven bir komşusuyla mücadele ederken adam tarafından bıçaklanmış ve dalağı alınmış. İlk tanıştığımızda bana “evli misin?” dedi. Evet dedim. “Karını dövdün mü hiç?” deyince “niye döveyim ki!” dedim.  “Siz erkekler, zavallı kadınları dövmek için bahaneye ihtiyaç duymazsınız.” dedi. Kadın tam feminist!  Yalnız, bir gün bir komşusunun elinde kalacak gibi bir hisse kapılmıştım. Allah onu sevenlerine bağışlıyor galiba her seferinde, ufak tefek sıyrıklarla yaşamını kurtarıyor gibi geldi bana. “Eşiniz de mi sizin gibi?” dedim. “Eşim top” dedi. “Nasıl yani?” dedim. “Yanlış anlamayın, topograflara biz kısaca top diyoruz da, o anlamda.” dedi. İki kızı varmış, eşi sürekli arazideymiş. “Anladım.” dedim. Anladığım ne mi?  Tüm komşularıyla kavgalı olan bir kadının eşi ya mezarda olur ya da arazide…

                      Efendim, bir yandan film çekimleri bir yandan tiyatro provaları derken sayılı günler çabuk geçti. Oyun çıkmadan filmin çekimlerinin sonuna geldik. Film yüzünden bağırsak olaylarıyla içli dışlı olup, bağırsağın insan yaşamı için ne kadar önemli olduğunu kavradıktan sonra, sindirim sistemim bayağı bir düzene girmişti. Eskiden yemeklerden sonra felaket gaz sancım olurdu. Bunun nedenini yönetmenim bir güzel anlattı ve bu sıkıntım şıp diye geçti. Meğer bağırsakların hiç boş kalmaması gerekiyormuş, bağırsaklar boş kalınca gaz sancısı çekmemizi sağlayarak bizi terbiye ediyorlarmış. Film sayesinde terbiyesizlik etmemeyi öğrendim.

               Bu arada ilginç bir anımı da anlatmadan geçemeyeceğim… Tiyatro provalarımızın birinde önümde oturan Gökçen Hanım’dan kaynaklandığını düşündüğüm müthiş bir gaz bombardımanına uğradım. Aman Allah’ım o ne biçim kokuydu öyle… Polisin eylemlerde kullandığı biber gazına kurban olayım. Biber gazı adından da anlaşılacağı gibi biber gibi insanın gözlerini yakıyor. Gökçen Hanım’ınki resmen kitlesel katliama neden olur. Neyse, Gökçen Hanım’ın bombardımanından kurtulmak için kendimi nasıl dışarı attığımı anımsamıyorum. Derin bir ‘Oh!..’ çekmiştim ki; Gökçen Hanım’ın dik dik bana baktığını gördüm. Arkadaşlar: ”Ne oldu hocam kalp krizi falan mı geçiriyorsun?” diye bana sorunca “yok” dedim, “Gökçen Hanım’ın kullandığı parfümden rahatsız oldum da.” deyince herkes kahkaha atmaya başladı. Gökçen Hanım: “Ne varmış benim kullandığım parfümde? Çilek kokulu parfümümden mi rahatsız oldunuz?” diye ters ters bakınca toparladım hemen durumu. “Çileğe alerjim var da. Yoksa çilek kokusu çok güzeldir. Severim aslında.” dedim ama… Yönetmenimiz hemen konuyu değiştirdi de dayak yemekten kurtuldum. Sonra öğrendim ki, hiç kimse Gökçen Hanım’ın arkasına oturmazmış… Ben salak gibi gidip oraya oturunca herkes olay için beklentiye girmiş! Neyse.

               Film çekimlerinin sonuna yaklaşmıştık. Bu arada Gökçen Hanım’ında sanatçı kaprisleri yönetmenimizi bayağı çileden çıkarmıştı. Filmin esas oğlanı olan ben, her söyleneni emir telakki edip, hemen yaparken, Gökçen hanım olmadık zorluklar çıkarıyordu. Haliyle çekimler aksamaya başlamıştı. Günlerden bir gün, tiyatro provamız bittikten sonra film çekimine gidecektik. Tiyatro provası saat 19:00’da bitti. Gökçen Hanım, arabasını getirdiğini çekime arabayla gidebileceğimizi söyledi. Olur dedim ve arabasını park ettiği yere gittik. Gökçen Hanım arabasını bulamıyordu… Çevredeki esnafa sorduk. Birisi arabanın parka çekildiğini söyledi. Arabanın çekildiği yeri öğrenirsek, cezayı ödeyip alabileceğimizi söyledim. Gökçen Hanım “alamayız” dedi. Ehliyet ve araba ruhsatı yanında değilmiş. “O zaman yarın alırsınız çekime metroyla gideriz artık.” dedim.  Metroya bindik. Vagon girişinin hemen yanındaki sıraya oturduk. Bu arada Gökçen Hanım arabayı hiç alamayabileceğini, çünkü vergi borcu olduğunu ve arabanın muayenesini de uzun süredir yaptırmadığını söyledi. Yani bayağı çetrefil bir durum oluşmuş. Ben tam bunları halledebileceğini söylemiştim ki; arabanın kendi adına olmadığını, arabayı noter kanalıyla bir akrabalarından aldıklarını ve beş yıldır üzerlerine almadıklarını, arabayı satan kişinin de yurt dışında yaşadığını, vergi borçlarının arabanın değerinden daha fazla tutabileceğini söyledi… O zaman, arabayla hiç ilgilenmeyin dedim. “Olmaz.” dedi. Çantasını arabaya bırakmış. Ev anahtarı, kredi kartları, maaş kartı dahil her şey arabadaymış.

               Biz bunları konuşurken, kayınbabamın sünnetçi çantası gibi dediği çantamdan bir ipliğin sallanmakta olduğunu gördüm. Böyle şeylerden müthiş rahatsızlık duyarım. Bir yandan Gökçen Hanım’ı dinlerken, bir yandan da ipi koparmaya uğraşıyordum. İp, naylonmuş meğer, bir türlü kopmuyordu. Her zaman çantamda küçük bir maket bıçağı taşırdım. Bir an onu almak için çantamı açıyordum ki, iriyarı bir adamın söylenerek bize doğru geldiğini gördüm. Gökçen Hanım dalmış, durmadan bana bir şeyler anlatıyordu ama ne dediğini doğrusu duymuyordum. Adam iyice yaklaşınca Gökçen Hanım’a doğru küfrettiğini anladım.

Adam: Ebesini siktiğimin karısı kim ulan bu herif?!.

Ali: (kafası karıştığı için kafa sesi: Bu adam da kim yahu?)

Gökçen: Bir arkadaş.. (afallamış bir şekilde)

Adam: Sikerim lan arkadaşını! Akşamın bu saatinde elin ibnesiyle nereye gidiyorsun orospu? Kimsin lan sen?

Ali: ??? (kafa sesi: Birlikte film çevirdiğimizi ve çekime gittiğimizi söylesem mi acaba?..)

Gökçen: Yanlış anladın. Bu arkadaş bizim Kuddusi’nin iş arkadaşı. Ben Kuddusi’ye bir şey danışmaya gidiyordum…

Ali: !!! (kafa sesi: Aha, film çektiğimizden hiç bahsetmemiş, adam kocası galiba…)

Kuddusi gerçekten de benim mesai arkadaşımdı. Gökçen Hanım’ın kocasının kardeşiymiş.

Adam: Doğru mu lan, ibne?

Ali: D-d-doğru vallaha… (cep telefonunu çıkarıp Kuddusi’nin adını ve numarasını göstererek) Bakın, işte Kud-du-si!..

 Bu sırada metro durakta durdu.

 Adam: İn ulan amını götünü siktiğimin orospusu!

Ali: (kafa sesi: Aboğğğ adamın küfürlerine bak.)

               Adam bizim Gökçen’i ite kaka kaldırıp metrodan indirdi. Bu arada vagondaki herkes bana bakıyordu. Düşünsenize, el alemin karısını ayartan bir adam! Tipim de uygundu aslında… Kalın pala bıyıklı kıllı şişko, libidosu tavanlarda gezen bir Coşkun!..

               Sırılsıklam terlemiştim ve göz ucuyla vagonda tanıdık biri olup olmadığına bakınıyordum. Daha fazla dayanamadım. İneceğim istasyona iki durak kalmış olmasına rağmen ilk duraklamada metrodan indim. Hızlı adımlarla film çektiğimiz mekana doğru yürümeye başladım. Bir yandan da düşünüyordum. Ya vagonda eşimin bir tanıdığı varsa ve tüm yaşananlara tanık olduysa? Eşimi arayıp bu olanları anlatırsa durumu nasıl açıklayacaktım?.. Peki ya, Gökçen Hanım’ın durumu?.. Adam şimdi Gökçen hanımı nasıl dövüyordur kim bilir?.. Ya öldürürse?.. Derken, film çektiğimiz eve gelmiştim. Zili çaldım. Kapıyı yönetmenimiz Hacivat açtı.

Hacivat:  Ali, Gökçen Hanım nerede, o gelmeyecek mi? Haydaa!.. Yahu bu kadının böyle kapris yapacağını bilseydim…

Ali: Hocam, Gökçen Hanım da geldi merak etme…

Hacivat: Bakkala mı uğradı?

Ali: Yok hocam, yarı yolda indirdiler…

Hacivat: Kim indirdi?

Ali: Kocası herhalde…

Hacivat: Nasıl, Niye?

Ali: Benimle fuhuş yaptığı için!

Hacivat ve bütün film ekibi: Ne?

Ali: (bu arada Ali karısını görür, rahatlar) Bir bardak su verin de anlatayım arkadaşlar…

Gökçen Hanım’la metroda yaşadıklarımızı bir solukta anlattım. Herkes çok şaşırdı tabii. Gökçen Hanım’ın eşine film çekiminden söz etmemesinin nasıl büyük yanlışlara yol açtığını falan konuştuk. İyi ki eşim buradaydı.  Yoksa bu durumu nasıl açıklardım bilmiyorum…

Hacivat: Ali, bu adam kadını öldürmesin yahu? Kadın feminist hem de çok gururlu birisi. Kendisini öldürür. En iyisi polisi arayalım…

Ali: Hocam, durumu nasıl anlatacağız, çok uzun iş.

Hacivat: Haklısın… Ee, ne yapacağız? Dur bir telefondan arayalım.

Ali: Sen konuşurken ben aradım hacı, cevap vermiyor…

Hacivat: Buldum. Adamın kardeşini arasana, Kuddusi’ yi!

Ali: Doğru ya, Kuddusi anlayışlı adamdır. Yengesiyle film çevirdiğimizi biliyordu…

Hacivat: Hah, İyi işte… O ağabeyini ikna eder.

Ali: (Kuddusi’yi telefonla arar…) Alooo, Kuddusi, ben Ali. Nasılsın? Hocam, sana bir şey söyleyeceğim. Biliyorsun ben ve yengen bir film çeviriyoruz. Hah, işte bugün onun son çekimi vardı.

                    Kuddusi’ye bütün olayı detaylarıyla anlatıp yardımını rica ettim. Kardeşinin yanlış anladığını söyledim. Kuddusi ise, söylediklerimi kahkahalarla karşıladı. Gülme krizine girdi. Kardeşinin şu anda Van’da görevde olduğunu söyledi. “O, yengemin en büyük erkek kardeşi. Alkolik ayyaşın tekidir. Alkolikliği ve başka bazı nahoş olaylardan dolayı eşinden ayrıldı. İçer içer etrafa saldırır, pislik adamın teki.” dedi. Çok şaşırdık ama rahatladık tabii…

                Ertesi gün tiyatro provasında Gökçen Hanım’ı şen şakrak etrafına gülücükler atarken görünce bayağı şaşırdım. Boğazında güçlü bir el tarafından yapıldığı anlaşılan kırmızı bir iz vardı. Herkes uzaklaştıktan sonra:

Ali: Geçmiş olsun hocam. Dün bayağı bir endişelendim. Telefonunu da açmayınca çok tedirgin olduk ve Kuddusi’yi aramak zorunda kaldık kusura bakma!

Gökçen: Yok canım önemli değil. Ben alışığım. Aslında ağabeyim de haklı. Kim olsa aynısını yapardı.

Ali: Nasıl yani? Ağabeyinin bu yaptığını normal mi karşılıyorsun?

Gökçen: Evet, bu o kadar şaşırılacak bir şey değil ki Ali hocam! Her erkek bunu yapar!

Ali: Ben yapmam ve de yapmadım! Demek ki, ben erkek değilim(?!.)

Gökçen: Hayır yani öyle demek istemedim. Ağabeyim sizden özür diledi.

Ali: Vallaha Gökçen Hanım, Benim o anlarda neler çektiğimi anlayamazsınız. Ayrıca, ağabeyinizin yaptığı şeyin öyle kolay affedilir bir tarafı yok! Hele sizin gibi bir feministin bu konuyu çok olağan karşılaması doğrusu beni çok şaşırttı ve üzdü. Ben, sizin gibi aşırı feminist olan kişilere de karşıyım. Fakat, anlayışla da karşılarım. Yaşadığımız bu durumun feminist olmakla da bir ilgisi yok. Tamamen insan olma kriterleriyle ilgili bir durum.

Gökçen: Haklısınız Ali hocam. Zaten ağabeyim de buraya gelip sizden özür dileyecek.

Ali: Beni anlamadınız. Eğer bir özür gerekiyorsa, ki gerekiyor tabii, ağabeyinizin özrünü kabul edebilmem için, o anki metro vagonunda bulunan herkesi toplaması ve tüm vagon önünde benden ve herkesten özür dilemesi gerekiyor. O an orada benim eşimin bir arkadaşı bulunuyor olabilirdi ve o kişi cep telefonuyla benim eşime bu durumu anlatabilirdi. Neler olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz? Daha kötüsü, o an vagonda bulunan ve olaya tanık olan birisi beni her gördüğünde yanındaki kişilere beni nasıl anlatacak sizce? Ağabeyiniz bunu düzeltebilir mi?

Gökçen: Ama Ali Bey, siz de olayı çok dramatize ettiniz! Siz de aynı tepkiyi verebilirdiniz.

Ali: Asla! Ben olsam yanlarına gider, tanışır, sohbet ederdim. Ayrıca, sizin ailenize böyle bir film projesinde çalıştığınızı anlatmamanız da yanlış. Düşünsenize, ben o anda film çekimine gittiğimizi söyleyebilirdim ağabeyinize, o zaman ne olabilirdi sizce?

Gökçen: Ali Bey, benim ağabeyim hasta birisi. Bizim özürlü bir erkek kardeşimiz var. Günaşırı onu döver.

Ali: Ne?

Gökçen: Evet. Ne yapalım? Elimizden bir şey gelmez. İçki yüzünden eşinden de ayrıldı. Sorunları var.

Ali: İyi vallaha… Sorunlarının çözümü etrafına zarar vermek mi? Sizin yerinizde olsam, bütün kardeşler bir olur bu adamı bir güzel döver, kolunu-bacağını kırar, sonra hastaneye götürür alçıya aldırır bir güzel bakımını yapardım. Düzelince yine kırardım…

Gökçen: Olur mu öyle şey Ali Bey?

Ali: Olmaz tabi! Ama bu iş böyle de gitmez.

               Neyse, anlayacağınız: Gökçen Hanım’ın komşularının veya mahallelilerinin başından geçtiğini söyleyerek anlattığı bütün olaylar aslında kendisinin bizzat yaşadığı olaylarmış.

               Sonunda film bitti. Böylece, Gökçen Hanım’dan ve çilek kokusundan, ve en önemlisi belalı ağabeyinden kurtulmuş oldum. Bu yaşadığım olay bende farklı bir ruh durumu oluşmasına neden oldu. Metroya her bindiğimde sanki birileri beni uzaktan izliyor ve yanındakilere: “İşte, metro zinacısı bu!” diye gösteriyormuş gibi geliyor. Bir de metroda boş gördüğüm koltuğun yanında bir kadın oturuyorsa, asla o koltuğa oturmuyorum ve hemen uzaklaşıyorum oradan. Doktorum, bunun yaşadığım travmaya bağlı olduğunu, zamanla geçeceğini söylüyor.

Nihat MÜRŞİTPINAR      29.06.2012         İSTANBUL