ÇIKIŞ

Fotoğraf:Nihat Mürşitpınar   Susuz Köy/Çubuk/Ankara

ÇIKIŞ

          “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür!”

          Yukarıdaki söz: Anayasanın değiştirilmesi teklif edilemez  üçüncü maddesinin birinci fıkrasıdır.

          Anayasalar veya yasalar; toplumların ilgili dönem öncesinde veya sonrasında ihtiyaç duydukları /duyacakları kurallar dikkate alınarak, olabildiğince geniş kapsamlı ve net ifadelerle yazılırlar/yazılmalılar. Ne ki, Türkiye gibi İslam kültürü ağırlıklı ve demokratik gelişmesini tamamlayamamış ülkelerde var olan kavram karmaşası nedeniyle, uzun süre değişmeyecek Anayasa ve net ifadeli yasalar yapmak pek mümkün değildir.

          Devlet aygıtını elinde bulunduran, kendini Devlet olarak niteleyen erk sahipleri asla ve kat’a net ifadeli yasalar yapmayı beceremezler ( Bilgi düzeyleri sığ olduğundan ancak günü birlik taktiksel politikaları becerebilirler. Stratejik düşünce biçimlerini beyin kapasiteleri kaldırmaz!) işlerine de gelmez. İçerdiği anlamını anında değiştirebilecekleri muğlak ifadeler yönetme biçimlerine daha uygundur. Ticarette, adliyede, bürokraside  kullanılan bu muğlak ifadeler nedeniyle birbirlerine tamamen zıt kararlar verilebilir. Yandaşınıza olumlu, muhalifinize olumsuz “yasal” tavırları rahatlıkla alabilirsiniz. Ol nedenle herkes “birey” değil, “kul” olmak zorundadır.

 

BÖLÜN ME!?

          Tüm Anayasalara giren bu “bölünme” korkusu nereden kaynaklanmaktadır?

          Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar böyle bir korku yoktu. O dönemde Millet kavramı yoktu! İlk dönemlerin en büyük tehlikesi Kızılbaş Celalilerdi. Sonraları Darbeci Yeniçeriler sorun çıkarmıştı. Her iki toplum kesimi de Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman kapital sahipleri ve sarayın birlik yapmasıyla II. Mahmut döneminde tamamen tepelendiler. Bu birlik; Ekonomi-Politik’e uydun bir ittifaktı.

          İmparatorluğun son demlerinde milli uyanışlar nedeniyle bölünme korkusu yavaş yavaş bünyeye girdi. İmparatorlukların kaderiydi bu. Sınıfsal uyanma ötelenecekti…

          Dünya politikasındaki değişim dinamiklerine uyum sağlayamayan imparatorluk sürekli bölünmeye ve küçülmeye başlamıştı. Bu küçülme ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirdiği için imparatorluk kabuğunun entelektüel ana omurgası olan, üstelik Dil ve Din farkı da bulunan Ermeni milleti de örgütlenmeye başladı. Bölünme korkusu bir anda belirgin hale geldi.

          Birinci paylaşım savaşının dış dinamikleri ile Ermenilerin ittifak yapması ana hedefi belirlemişti. Toprağın bölünmesini engellemenin yolu Ermenileri bu coğrafya’dan kovmaktan geçiyordu. Gerçi o dönemde Kürtler içinde de kıpırdanmalar vardı lakin, Halife’nin “din” olgusu üzerinden onları birleştirmesi ve Kürt beylerinin (Güneydoğunun) nispeten federal bir yapıda olması üstelik, Kürdistan’da bulunan Ermeni nüfusun onlar için de tehdit oluşturması Kürtleri Osmanlı’nın müttefiki yapmaya yetti. Bu arada Türkmen nüfus hala uyuyordu.

1915 yılında plan uygulamaya kondu. Kürtlerden oluşturulan Hamidiye Alayları ve

daha önceden ekonomik nedenlerle din değiştiren, Müslümanlaştırılan yerel halk aracılığıyla Ermeniler Anadolu’dan tasfiye edildi. Ortalık durulduğunda geri dönmemeleri, mallarına el koyanlardan mallarını geri alamamaları için de sürgün sırasında gereken yapıldı. Türkçesi: kim ki; eski komşusunun evinde oturmaktadır, eski komşusunun evini, tarlasını sahiplenmiştir. Katliam yapan da odur!

          Paylaşım savaşından sonra yeni kurulan devletin bir millete ihtiyacı vardı. O zaman adına köylü “Türk” denen yoksul bir halk anımsandı. Yeni kurulacak olan devletin omurgası mecburen o halk olacaktı.  Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Devleti kurulurken de ana omurga bu halk olmuştu. Kürt coğrafyasının dörde bölünmesi de Emperyal güçlerin işine geliyordu doğrusu. Gerektiğinde kullanacakları zayıf halkalar yeni kurulan devletçiklerde çok işe yarayacaktı.

          Türkiye Cumhuriyeti Devleti işte bu koşullarda, bölünme kaygısını/tehdidini içinde taşıyarak kuruldu. Tıpkı her yılın 24 Nisan’ında Emperyal ülkelerin parlamentolarında “soykırım” tasarılarının gündeme getirilmesi ve gerekli ödün alındıktan sonra gündemden kaldırılması gibi…

 

TEMİZLEN ME!?

           Emperyalist güdümdeki ülkelerde temiz politikacılar asla iktidara gelemezler. Kazara gelirlerse de mutlaka bertaraf edilirler. Günümüzde siyaset ancak paran varsa yapabileceğin bir düzeye çekilmiştir. O kadar çok para da ancak hırsızlıkla edinilebilir. Hırsızlık yapıyorsan da bir yerlerde mutlaka dosyan vardır. Dolayısıyla ancak sana çizilen sınırlar içerisinde siyaset yapabilirsin. Çizmeyi aştın mı dosyanı önüne koyarlar.

          Her şeye rağmen “temiz” kalabilen politikacılar yok mudur?

          Elbette vardır ve bir şeyler yapılacaksa da onlarla yapılacak. Üstelik kirlenmiş siyasetçiler de yedeğe alınarak. Öncelikle tarihimiz bu konuda alınacak yeterli derslerle dolu. Yapılması gereken, cesur ve kararlı olmak. Tarihimizin, coğrafyanın ve sosyo-politik durumun bize sunduğu fırsatları değerlendirmek.

 

EYLEN ME!?

          7 Haziran 2015 seçimlerinde bölünmeden büyüme, dünyayı daha yaşanılır kılma stratejisi MHP ve Deniz Baykal’ın dosyalarının işleme sokulması ve Kılıçdaroğlu’nu yönlendiren strateji yoksunu danışmanları tarafından sekteye uğratıldı.

          CHP danışmanlarının AKP ile koalisyon yapılması umuduna sarılmaları tam bir aptallıktı. Karşılarındaki gücün asla ortak istemediği/istemeyeceği ve tek başına iktidar için her şeyi göze alacağı belliydi. CHP ve MHP hatta HDP içine atılan “çengelleri” görememeleri bağışlanamaz.

          Davutoğlu’nun ipi CHP ile koalisyon istediği için çekildi. Kılıçdaroğlu’nun Davutoğlu’nun, RTE’den bağımsız hareket edebileceğini düşünmesi ve ona güvenip 45 gün oyalanması çok yanlıştı.

          HDP’nin seçim hükümetine bakan vermesi resmen RTE’nin önüne yatması oldu. Bakan olarak seçilenlere ve kimliklerine baktıklarında ne demek istediğimi anlarlar. Yapmaları gereken şey: ön alıp, MHP ile AKP’yi seçim hükümeti kurmaya zorlayacaklardı.

          Haziran seçimlerinden sonra PKK’nin savaşa yatırım yapması AKP’nin elini güçlendirdi. AKP’nin ve derin devletin Kürt sorununa getirdiği çözüm: Savaş yaşanan mahallelerde ve illerde boşaltılan yerlere Toki aracılığı ile konut yapmak ve Suriye’den gelen üç milyon kişiyi buralara yerleştirerek buraların demografisini dengelemek.

 

NE YAPMALI?

          Bu durumdan çıkış nasıl olacak? Aptalca sokulduğumuz bu bataklıktan nasıl kurtulacağız?

          Öncelikle parlamentoda ve gündelik yaşamda edilgen muhalefeti bırakıp radikal, etkin muhalefet konumuna gelinmeli.

          RTE’nin ülkeyi soktuğu “seçim fırtınası” durumuna radikal bir karşı duruş gerçekleştirmeli. Demokratik güçler parlamentodan çekilmeli. Dokunulmazlıklarla ilgili olası referandum boykot edilmeli. Gerici unsurlar ve bağlaşıkları deşifre edilmeli.

          RTE’nin oynadığı demokrasi treni makinistliğine son vermek için: olası bir erken seçim boykot edilmeli. Başta CHP, Sosyal demokrat ve sol partiler seçimlere girmemeli. RTE istediği, uğrunda kan döktüğü 400 Milletvekilliği yerine 550 Milletvekilliğinin tamamına sahip olmalı. Muhalefetin olmadığı/halkın en az yüzde ellisinin temsil edilmediği bir parlamento ile RTE’nin kurmayı/olmayı düşlediği Başkanlık/Halifelik meşruiyeti engellenmeli.

          Dokunulmazlıklarla ilgili referanduma katılım(CHP kampanyaya katılsa dahi…) %60-65’i geçmeyecektir. CHP’nin pek saygı değer Stratejistleri ve Genel Başkan danışmanları “boykot” önerimi burada test edebilirler.

           Erken bir genel seçimde CHP muhalefete önderlik eder ve “boykot” bayraktarlığını üstlenirse, seçime katılım oranı %50’yi bulmayacaktır. RTE ve şürekası da zaten hiçbir zaman binmedikleri “Demokrasi Tramvayı”ndan inmek zorunda kalmayacaklar, gerçek yüzleri iyice belirginleşecek, tarihin çöplüğündeki yerlerine doğru tıpış tıpış gidecekler.

 

          Türkiye’de yaşanacak böylesi bir “aydınlanma” hareketi tüm dünyada geniş bir yankı bulacak ve başta Ortadoğu halkları olmak üzere tüm sol güçlere büyük bir moral aşılayacaktır. Tıpkı; 1917 Ekim ve 1923 Anadolu İhtilali’nde olduğu gibi “mazlum” milletler emperyalizme yüz yıl sonra ikinci bir yumruk vurmuş olacaklar.

18 MAYIS 2016 İSTANBUL                      Nihat MÜRŞİTPINAR

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz