BABA-OĞUL-ADAM!

BABA-OĞUL-ADAM!..

              30.11.2006 tarihinde yeni görev yerim olan yani, daha doğru bir deyimle yeni sürgün olduğum Örnek Mahallesi’ndeki Temizlik Bölge Amirliği “Şikayet Memurluğu” görevime başladığımda işçi arkadaşların bir uyarısıyla karşılaştım.

-  Hocam, buraya gelirken çantayla gelme!..

               Bu emir karşısında önce idarenin bana yeni bir sözlü tebliğde bulunduğunu sandım… Ama bu yasağı; her ay en az on-on beş arkadaşları işverence nedensiz yere işten atılan, kendileri de her an işten atılma korkusuyla mesailerini, içeride birikmiş onca paralarını alamayan, hiçbir hakkını savunamayan, birbirlerini işverene gammazlayan, sendikaları aracılığı ile işverene peşkeş çekilen(…) işçiler eliyle tebliğ etsinler ki? Diye düşündüm ve  işçi arkadaşlara sordum…

-  Niye ki?..

  Verdikleri yanıt ürkütücüydü…

-  Buralarda böyle camın önüne çanta koyarsan veya sokakta böyle bir çantayla yürürsen      

    başına olmadık işler gelir… Örneğin; biz burada olduğumuz halde camı kırıp çantanı

    buradan alırlar… Eğer araban varsa sakın getirme!.. Getirirsen de arabanı park ettiğinde  

    içinde hiçbir şey bırakma!.. Sigara paketi, kaşkol, eldiven bile bıraksan anında arabanın  

    camı kırılır içinde ne varsa alırlar…

-  Gerçekten mi?..

Dediğimde verdikleri yanıt kanımı dondurdu…

-  Hocam; bu söylediklerimizi sen daha arabanı kilitleyip beş-on adım attıktan sonra senin

    gözlerinin önünde yaparlar… Müdahale edersen canından olursun…

               Tabii ki her kahraman Türk vatandaşının yaptığı gibi hemen itiraz ettim.

-  O kadar da değil…

                 Dedim…Çünkü ben daha önceki sürgünlerimde de Altındağ’ın bu bölgesinde görev yapmış, hatta kapı kapı dolaşıp Çe Te Ve Vergisi’ni ödemeyenlere ödeme emri tebliğ etmiş eski bir tebliğciydim…Hiçte anlatılan durumlarla karşılaşmamıştım.

-  2004 yılından önce böyle şeyler yoktu… Hem biliyorsunuz belediyemiz “kentsel dönüşüm”

    adına Çinçin bölgesindeki gecekonduları bile yıkıyor, oradaki insanları dağıtarak  

    dönüştürüyor kimse gık demiyor…Üstelik her belediye gibi bizim belediyemizin de A- 

     Takımı var… Onlar güvenliği sağlayamıyor mu?..

-  O dediğin tarihin üzerinden çok zaman geçti hocam… A-Takımı’nın da asli görevinin

    belediye işçisi ve memurunu dövmek olduğunun canlı tanığı değil misin?..

                İşçi arkadaşların söylediklerine yine de inanmamıştım… O çevreden daha önce tanıdığım başka arkadaşlarla konuştum… Maalesef onlar da işçi arkadaşların uyarılarının aynısını yaptılar bana… Kafam allak bullak oldu… Ben ki; duyarlı bir insandım, bir sanatçıydım. Atatürk’ün dediği gibi ”Alnında ışığı ilk hisseden…” kişilerdendim… Hem de “alaylı” değil “mektepli” idim. Yani, bu işin üniversitesini bitirmiştim…Gerçi televizyon ve gazete haberlerinden bazı şeyleri biliyordum… Ama toplumun, insanların bu ilkel  yanıyla yüzleşmek…  Bu konuda bir şeyler yapmalıydım… Ama ne?...  

               Akşam evde oğlumu biraz sıkıntılı gördüm… Oğlum:

Oğul- Baba, seninle biraz dertleşelim mi?..

Baba- Olur tabii… neden olmasın?..

Oğul- Baba, ben senden şikayetçiyim!..

Baba- !?.

Oğul- Bizim aile hayatımız çok monoton baba!..

Baba- Nasıl yani?..

Oğul- Bizim aile yaşamımızda hiç heyecan yok!..

Baba- Oğlum, sözünü yormadan anlat… Doğrudan de diyeceğini…

Oğul- Okulda arkadaşlarla konuşuyoruz… Onların aile yaşamı çok heyecanlı, aksiyonsuz gün yok!

Baba- Haydaaa… Oğlum, ne  söylediğini, daha doğrusu söylediğin şeylerle nereye varmak istediğini anlayamadım. Çocuğuyla ilgilenmeyen, ilgisiz bir baba mıyım?.. Onu mu demek istiyorsun?..

Oğul- Hayır baba… Tam tersine aşırı ilginle beni sıktığını düşünüyorum…

Baba- Anladım oğul… Sen biraz daha özgürlük istiyorsun. Eee, büyüdün artık. Liseye gidiyorsun. Ergenlik çağının tam ortasındasın.

Oğul- Hayır. Bilemedin baba… Bence bana aşırı özgürlük veriyorsun.

Baba- Anladım oğul anladım… Boynuna tasma takıp seni gezdirmemi istiyorsun!.. Şaka şaka…

Oğul- Bak baba… Beni, annemi hiç dövmüyorsun…Tam on yedi yıldır annemle evlisiniz hiç sıkılmadın mı niye boşanmıyorsunuz baba?..

Baba- ???!

Oğul- Aşırı anlayışlı bir baba ve eşsin bana göre…Sonra, çok aşırı iyimser ve mantıklısın. Her şeyi mantığınla, aklınla, bilimle açıklıyorsun…

Baba- ?????!!!

Oğul- Sana bir soru sorduğumda hemen yanıtlıyorsun. Her şeyi biliyorsun… Birisi bir şey söylemeden, daha ağzını açmadan söylemek istediği şeyi sen söylüyorsun…

Baba- Eeee, oğlum iltifatlarına teşekkür ederim de,daha ne istiyorsun?.. Bunlar kötü şeyler mi?.. Hem bak, bunları söyleyeceğini bilemedim… Demek ki her şeyi bilen bir baban  yokmuş…

Oğul- Sıkıcısın baba… Sı-kı-cı!..Ne kahveye gidiyorsun, ne kumar oynuyorsun, ne at yarışına para kaptırıyorsun, ne sigara içiyorsun, ara-sıra katıldığın kokteyller de olmasa içki de içmiyorsun… Sanatçı olduğun halde seks skandallarına da karışmadın. Baba, kusura bakma ama; ot gibi yaşıyorsun…

Baba- Haydaaaa, sen ne diyorsun oğlum?..

Oğul- Heyecan yok sende baba… He-ye-caaaann!.. Bak şöyle çevrene de biraz başkalarını örnek al…Okuldaki arkadaşlarımın çoğunun anne-babası boşanmış ikinci hatta üçüncü evliliklerini yapmışlar… Her arkadaşımın en az iki veya üç cici annesi-cici babası var… Her türlü iddiaya girerim  hayatında hiç uyuşturucu  kullanmamışsındır…

Baba- Eeee, valla oğlum ne diyeyim?.. O konuda haklısın…

Oğul- Gördün mü bak!.. Bu devirde uyuşturucu kullanmamış bir babam var benim baba… Az şey mi?..

Baba- ?!.

Oğul- Baba bak, aklını başına topla! Her gün ailesinden dayak yiyen, uyuşturucu kullanan, cinsel istismara uğrayan arkadaşlarım var benim.. Rezil oluyorum onlara baba.!..

Baba- ?!.

Oğul- Her gün evine gelirken çocuğuna uyuşturucu getiren, kendilerini ve çocuklarını malum yerlerde pazarlayan, eşleriyle her gün kavga edip birbirlerinin kafasında telefon kıran, tencere tava parçalayan anne babalar var baba… Hatta geçen gün bir arkadaşımın öz babası baldırına tornavida saplamış… Ben daha bıçak yarası nasıl olur onu bile bilmiyorum…

Baba- ?!.. Eee, şey… Özür dilerim oğlum… Hah buldum… Daha dün annenle kavga etmedik mi?..

Oğul- Sen ona kavga mı diyorsun?.. Ona tartışma bile denemez baba…Hem sen niye anneme hiç tokat atmıyorsun?..

Baba- Neden vurayım annene oğlum?.. Ben manyak mıyım?..

Oğul- Maalesef manyak değilsin baba… Keşke biraz manyak olsan!..

Baba- Çok haksızlık yapıyorsun oğlum… Bak, daha dün memuriyette yirmi üçüncü sürgün yazımı aldım. Ocak ayından beri on ayda tam sekiz kere görev yerim değişti. Belediye başkanına karşı tam altı dava açtım, üç davayı kazandım üçü devam ediyor…Daha dün üçüncü kere teftiş kurulu müdürlüğüne ifade vermeye çağırdılar. Kesin ceza verirler.. Bak, maaş kesim cezası aldım-gerçi onu mahkeme iptal etti. Kademe durdurma cezası aldım, uyarı, kınama gibi cezaların sayısını unuttum… TRT Genel Müdürlüğü’ne aday oldum. Belediye bunun için bile soruşturma açtı… Bunlar heyecanlı değil mi?..

Oğul- Geç bunları baba, geç… Bunlar insanı tatmin etmez… İçinde ekşın yok!..

Baba- Nasıl ekşın yok?..  Şimdi yaş tahtaya bastıııınn… Anımsa bakalım… 2006 yılınınşubat ayının on üçü’nde  ne olmuştu?.. Hani, belediyede dört arkadaşımla bana AR-GE diye uyduruk bir görev vermişlerdi. Kış günü kalorifer petekleri sökülmüş o buz gibi yerde gazetecilerin, televizyoncuların ve bir milletvekilinin gözleri önünde belediyenin meşhur A-Takımı’ndan dayak yemiştik ya… Hatta, bütün televizyonların haber bültenleri o gün beni göstermişlerdi televizyona çıkıp meşhur olmuştuk!…

Oğul- Zaten sen ancak dayak yerken meşhur olursun baba… Onlar da bir şey mi?.. Elalemin annesi-babası başkalarıyla girdikleri ilişkiyi cep telefonuyla çekip internette yayınlayıp ünlü oluyorlar… Sen interneti bile yanlış kullanıyorsun?..

Baba- İşte şimdi kırıldım oğlum… Çok büyük haksızlık yapıyorsun… Bir defa rahmetlik babam da ben de bilimsel ve teknik olanakları her şart altında aile yaşamına sokan çağdaş insanlarız… Bak şimdi anımsadım… İnternette çok zaman harcıyorum diye  annenle kavga etmiştik… Gördün mü bu kavgayı atlamışsın…

Oğul- Yaa baba, o kavga bayatladı… Sana interneti kullanmıyorsun demedim ki… Sen interneti haber okumak, araştırma yapmak ve oraya buraya yazı göndermek için kullanıyorsun…

Baba- Eee, bunun neresi yanlış oğlum?..
 

Oğul- Tamamı yanlış… Başkalarının babası internette kendisine sevgili ayarlıyor, insanların kredi kart şifrelerini öğrenip hesaplarındaki parayı çekiyor, karısının çıplak fotoğraflarını yayınlıyor… Hem sen bana çocukken  oyuncak tabanca bile almamıştın. Şimdi bir yaşındaki çocuğa yaş gününde sustalı armağan ediyor babaları… Bak, babaları kelimesini yanlışlıkla değil bilerek kullandım ne demek istediğimi anlamışsındır.

Baba- Anladım oğlum. Ama, tabanca-bıçak gibi şeyler tehlikelidir. Çocuğa öyle şeyler hediye edilmez.

Oğul- Babacığım, gazetelerin üçüncü sayfalarını okumadığın nasıl da belli… Adam yedi kişiyi tek tek öldürmüş iki ay yatıp babalar gibi çıkmış. Bakanın biri her şeyi babalar gibi satmış… Hem sen ne biçim memursun?.. Büyük Türk büyüğümüzün memurlarına hiç benzemiyorsun. Hani şu işini bilen memurlara…Elalemin senin gibi memur babalarının evi, arabası, yazlığı, kışlığı, son model cep telefonları var. Senin hiçbir şeyin yok… Arabaya ihtiyacın olunca halamın arabasını alıyorsun. Ev desen dayımın evi olmasa ayvayı yerdik… Sömürüye karşı olduğunu söylüyorsun, halamla dayımı resmen sömürüyorsun…

Baba- Oğlum; üniversite mezunu, ikinci dereceden düz bir memurum ben… 780YTL maaş alıyorum. Hakkım olan kadroyu verselerdi belki 1000YTL’yi geçerdi maaşım. Adamlar kendi yandaşlarına haksız hukuksuz bir şekilde kadroları peşkeş çekiyorlar bana hakkım olan kadroyu vermiyorlar ne yapayım?.. Yasaya idarenin takdiri diye bir  madde koymuşlar, idare,beni sürekli tekdir ediyor, takdir etmiyor ki. Ne diyelim Takdir-i ilahi… Büyüklerimizin hikmetinden sual olunmaz!..

Oğul- Evet, bir de alışmışsın sürekli üniversite mezunu olduğunu söylüyorsun… Üniversite mezunu olmak  bu devirde işe yaramıyor, karın doyurmuyor baba… Bak, dayımlar  üniversite mezunu mu?.. Bilmem kaç bin dolar kazanıyorlar ayda sen 780YTL’ye talim  et!.. 

Baba- Hah bak şimdi anımsadım… Annenle bu nedenle de kavga etmiştiiik… Hatta az kalsın boşanacaktık… Hani bizim ailede heyecan yoktu?.. Hani ekşın yoktu?.. Al sana heyecan: “Aldığı maaşla geçinmesi mümkün olmayan memur nasıl geçiniyor?..” Amerika’dan gelen IMF heyetleri bile bunu bulamadılar.. “Asgari ücreti daha da  azaltın” diyerek bizim toplumsal sırrımızı bulmaya çalışıyorlar… Veee işte sana son model birr ekşıııın: geçim sıkıntısı çeken memur; polis copu ve biber gazı yiyerek, polis memurları da onları döverek rahatlıyor… Birbirlerini rahatlatarak devletimize ve de milletimize zeval gelmesini önlüyorlar…Vaayyy canına… Sağ ol oğlum… Bana müthiş bir fikir verdin… Ama, bunu IMF’den saklamalıyım!..

Oğul- Geç bunları baba, geç… Her seferinde oyunculuğunu kullanarak zavallı annemi ikna ediyorsun, o da senin numaralarını yutuyor… Tam birbirinizi bulmuşsunuz tencere kapak misali…Baba, sen niye hiç rüşvet yemiyorsun?..

Baba- Oğlum, rüşvet yemek için makam-mevki sahibi olmak gerek. Ben düz bir memurum..

Oğul- Haklısın, ben de senin değişebileceğini düşünmüştüm… Belediye başkanına yağcılık- yalakalık  yapsan sen de şimdiye çoktan müdür hatta başkan yardımcısı bile olur, rüşvetini de afiyetle yerdin. Biz de gül gibi geçinir giderdik… Ben özel liseye bile giderdim.. 40-45 kişilik sınıflarda ders yapmak zorunda kalmazdım..   

Baba-İşte şimdi yakalandııın… Kırk kişilik sınıflarda ders yapmak az heyecan mı oğlum?.. Zavallı öğretmenleriniz hangi birinizle uğraşsın, hanginizi tanısın?.. Arada kaynar gidersiniz… Ne heyecanlı değil mi?..

Oğul- Bak bu konuda haklısın baba… Geçen gün öğretmenlerimizden birisi koridorda bana ne dese beğenirsin: “ Lan, sen bu okuldan geçen yıl atılmadın mı?.. Ne işin var bu okulda hala… Bir daha görmeyeyim!..” Ben de: “ Hocam, ben ilköğretimden yeni mezun oldum. Bu okulda ilk senem. Beni başka birisine benzettiniz galiba..” dediğimde de özür bile dilemeden çekip gitti… Bana her rastladığında, her seferinde aynı şeyi söylüyor…

Baba- Bak, gördün mü?.. Ne heyecanlı ama… Tıpkı hababam sınıfı gibi… Romanları, öyküleri bizzat yaşıyorsunuz oğlum. Tam içindesiniz. Hepiniz birer roman kahramanısınız hala farkında değilsiniz.

Oğul- Yok baba yok… Seninle ilgili hiçbir umudum kalmadı artık… Sen iflah olmazsın…Darılma ama; sen üniversite bitirmişsin, sanatçı olmuşsun, iyi bir adam olmuşsun ama… Baba olamamışsın…

Baba- Haklısın oğlum… Ben olmuş muyum, çiğ miyim bilemem…Bende adamlık var mı? Onu da bilemem… Dediğin gibi, ben adam olmuşum ama; üçkağıtçı, hırsız, arsız, ırz  düşmanı… Dolandırıcı,kandırıcı, soyguncu, hortumcu,din pazarlayıcısı,dil pazarlayıcısı, et pazarlayıcısı, hac vurguncusu, haç vurguncusu, kaçakçı, eşkıya, katil, ayyaş…Kumarbaz, fitnebaz, madrabaz, hokkabaz, atbaz, cinbaz, yobaz, yalakabaz Çıkarcı,torbacı, tinerci,… İpsiz, kansız, soysuz, yolsuz… Olamamışım…Ben o dediklerinden, o dediklerin de benden olamaz… Ben Anadolu kumaşındanım!.. Nasıl ki tavuk derisinden, köpek derisinden Karagöz tasviri yapılamazsa, benim kumaşımdan  da öyle adamların müsvetteleri bile çıkmaz… Ozan Daimi’nin deyişiyle:” Bu da gelir bu da geçer..”, bu soysuzları gördükçe Sabahattin Ali’nin  deyişiyle: “..Başın öne eğilmesin!..” aldırma oğlum, aldırma!.. Demem o ki; Kaldır başını yukarı, başını daima dik tut!..

*Senin gözün var, bakmak için değil; Hallac-ı Mansur gibi görmen için…

* Kulağın var, Nemrut’ların kahkahalarını işitmek için değil; Simavnalı Bedrettin’i duyman için…

             * Ağzın var, hoş ve de boş sözler  için değil; Pir Sultan Abdal’ların deyişlerini söylemen, özünü savunmak için…

             * El’in var oğul… Gövdede kaşınan yeri bilen; dertlere derman olan…Eğer anlamının ayırdına varırsan bir de soyadın var…Var-ın;  bildiğiniz gibi eyleyin oğullarım!.. Bildiğiniz gibi eyleyin kızlarım! Bildiğiniz gibi!..

          01/02.12.2006                     ANKARA                                 Nihat MÜRŞİTPINAR