TİYATRO VE İNSAN

  TİYATRO  ve  İNSAN!  

İnsan?

          İnsan, yaşadığımız dünya üzerinde ve doğada kendini bilen, yaşamını ve çevresini sorgulayan, yaşamını ve çevresini düzenleyebilen, dönüştürebilen, geçmişini bilen ve bu geçmişten edindiği deneyimlerle geleceğini biçimleyen bir varlık olarak dünya sahnesinde yerini almış...

Peki,  insan bu düzeye nasıl  gelmiş?

          Günümüzden binlerce, belki de milyonlarca yıl önce iki ayaklı bir yaratık yerde bulduğu kırılmış bir ağaç dalını inceliyordu... Birden canı yandı ve tiz bir çığlık attı!.. Ağaç dalının sivri ucu eline batmıştı... Ağaç dalını eline alan Ra, sivri ucunu bir yemişe doğrulttu ve yavaşça itekledi... Dal, yemişin ince zarını yırtarak çekirdeğe rastlayıncaya kadar yemişe gömüldü... Ra, dalın yemişe batmış ucunu yukarı kaldırdı... Yemişin suyu daldan aşağıya doğru akmaya başladı. Ra, dalın üzerindeki bu yemiş suyunu yaladı ve dalın ucundaki yemişi eline alıp ısırdı... Birden tepesinde bir kuş sesi duydu ve başını göğe çevirdi... Masmavi gökyüzü ona bakıyordu. Derken, bir ağaçtaki başka bir yemiş dikkatini çekti ve sivri uçlu ağaç dalını kullanarak yemişi ağaçtan almayı başardı...

          Ra, bu buluşunu kabilesindekilere anlatmak için yolda giderken bir yaban domuzuna rastladı... Yaban domuzu hızla Ra’ya doğru saldırıya geçmişti. Ra daha önce hiç yaban domuzu görmemişti ve ne yapacağını bilemiyordu... Yaban domuzunun karşısında öylece kalakalmıştı... Yaban domuzu hızla Ra’ya yaklaştı, yaklaştı... Birden umulmadık bir olay oldu ve Ra kendini koruma içgüdüsüyle elindeki sivri ağaç dalını yaban domuzuna yöneltti... Domuz hızla Ra’nın elindeki sivri dala çarptı ve kanlar içinde yere yığıldı... Bir süre can çekişen domuz, sonunda öldü. Ra, bu olay karşısında çok şaşırmış ve korkmuştu... 

          Kabilesinin yaşadığı yere bağırarak daldı Ra, yaşadığı olayı bir an önce anlatmak istiyordu... Herkes Ra’nın çevresinde toplanmış ve onun işaretlerle anlattığı şeyi anlamaya çalışıyorlardı... Ra, heyecandan ve korkudan sırılsıklam olmuş vücudunu kullanarak başına gelenleri anlatmaya çalışıyordu... Tıpkı İşçi arı Raza’nın  bal özü toplanacak verimli çiçekler bulduğunda dans ederek diğer arılara çiçeklerin bulunduğu yeri anlatması gibi... Tıpkı İşçi Karınca Razah’ın  bol yiyecek bulduğunda diğer karıncalara yiyecek bulunan yeri çeşitli hareketlerle anlatması gibi...  

          Karınca Razah’ ın Hareketleri, Arı Raza’ nın Dans’ı ve İnsan Ra’nın Haykırmaları... Hareket, Dans ve Ses...

        Karınca Razah, Arı Raza ve İnsan Ra arkadaşlarına dertlerini anlatabilmişler mi?.. Bilemiyorum!.. Ama, onlar aracılığı ile ben derdimi size anlatmaya çalışacağım...

          Yukarıdaki öyküde ilk insanın yaşadığı bir olayı hareket, dans ve sesini kullanarak anlatmasının, bu olayı anlatırken olayın içinde bulunan tüm varlıkların o andaki konumlarıyla ilgili yaptığı “TAKLİT” in tiyatro sanatının ilk biçimi olduğundan söz edilir tiyatro tarihinde.

Taklit?

          İnsan, taklit ederek öğrenir yaşamı, taklit ederek büyür, taklit ederek bulur yeni şeyleri... Önce, taklit ederek başka bir şey olur insan... Sonra, sıkılır ve başka şeyleri, başka şeyleri, daha daha başka şeyleri taklit eder... Sıkılır taklitten kendine döner, kendiyle yüzleşir ve KENDİNİ TANIR...

Tanımak?

         Kendini tanırken insan, dünyayı tanır, evreni tanır... Tanıdıkça kendini ve dünyayı insan; gerçeği tanır ve her şeye başka bir GÖZ’le bakmaya başlar... Göz, bir şey görür... O şeyin sesini duyar insan... İzler gözü, dinler sesi... Koklar şeyi, dokunur ve tadar... Koku ve Tat!.. Dokunmak?..

          Gözler, Dinler, Koklar, Dokunur ve Tadar insan... Sonunda OYNAR...

Oyun?

          İnsan; oynayarak öğrenir, oynayarak öğretir!..

          Tiyatro: yaşamı gözlemektir. Tiyatro: yaşamı dinlemektir. Tiyatro: yaşamı koklamaktır. Tiyatro: yaşama dokunmaktır. Tiyatro: yaşamı tatmaktır. Tiyatro: yaşamı taklit etmektir.

          Tiyatro; ‘Oyun’dur,  Oyun; ‘Yaşam’dır,  yaşam; ‘Sanat’ tır.

        Bütün sanat dallarını içinde barındırır Tiyatro...Sanatların anası “Tiyatro”dur!..

ANKARA        1 Mayıs 2006 /  Nihat MÜRŞİTPINAR